Çarşamba, Eylül 20, 2006

bize ne getirdin

Biri ısrarla kulaklarıma uğulduyordu “Size savaş getirmedim!” diyen bilindik sesiyle. Bunun kendimde olduğum süreler boyunca tekrarladı sanki. (Ömrüm -en azından şimdiye kadar- uzun sayılabilirdi ama devam eden yıllarda azalma şansı da vardı!). Kendimi kaybettiğimde, kendimi bir türlü hatırlayamadığım düşünüldüğünde “Size savaş getirmedim!” tekrarları bütün bir ömrümün hafızamdaki yerini kaplıyordu. Bu sesin ederi, işte bu kadardı. Halbuki ben, duyargalarıma sağlı sollu yerleşmiş toplam dört gözle “Size şarap getirdim!” diyen sesin sahibini bekliyordum. Kendi gözlerimle bu anlamlı sesi çıkarabilecek kişiyi hayali bir çift göz olarak görebiliyor ama yine de bekliyordum.

Peçeteler henüz tertemizken, uyanmanın yersiz olduğunu düşündüm. Bu sabah kendimi çivilenmeye karşı nasıl koruyabileceğimi sorarken, duvara çivilenmiş eldivenlere, peçeteler uyandı benden önce. Onlar, cevap vererek ben ise soru sorarak uyanabiliyorduk. Yoksa eldivenlerin sızısı dışında bir sorunum yoktu:- sorumu saymazsak.
Eldivenlerin hikayesi kafamı karıştırıyordu. Politik adımlarıyla size yaklaşan botlar gördüğünüzde, “Rap rap” sesleri nasıl çınlıyorsa kanlı kalbinizde, bu da böyle bir korkuya gebe bırakıyordu –doğurgan- insanı. Daha çok, çocuk insanları. Eldivenler birer “Şarap eldivenleriydi”. Onları parmak uçlarınızla okşayıp, “Ören bayandan soba masalı!” öpücüğünüzü kondurduğunuzda; bu sefer eldivenlerin parmak uçlarına, inleyen baykuşlar gibi oldukları yerde, doğuruverirlerdi size cici şarabı. Ciciydi o şarap, bir yudumuyla sizden, savaş alırdı. Çakmak çakmak gözleriniz söner, közde yürümüş gibi kızaran topuklarınız henüz doğmadığınızda nasıllarsa o hallerine geri dönerlerdi. Dediğim gibi; cici şarap, ciciydi. Eldivenler de öyleydi ve savaş söyleyen adamlar buna katlanamazdı, değil bükülmek. Zaten onlar, dimdik sırt, eğilmemiş boyun, utanmamış göz görmeye de dayanamazdı. Katlanmaya ve dayanmaya o kadar uzaklardı ki bunu kimse görmesin diye bu savaş hallerine büründükleri söylenir. Şakacı fil söylemişti bir defa; “Onlar önce sincaptı sonra domuz... Daha sonrasını söylemeye gücüm yok; onlar daha domuzken asılıverdim bu eldivenlerin yanına. Ne tuhaf öyle değil mi, şarabı şişeliyorlar, onlar gibi olmayanları, daha doğrusu savaşçı olmayanları, çiviliyorlar. Ama bütün cevaplar çivilenenlerde!” Söyledim işte, fil aslında hep çok şakacıydı! Ve onun çivilenmekle ilgili “dünya” kadar sorunu vardı.

Uyandım. Kum toplamak için biraz geç kalmış hissettim arkamda koşturan zihnimi. O, ardımdan geliyordu –gözüm hep ardımdaydı- ve bu yüzden hiçbir şey düşünmeden hissedebiliyordum. Olağan tekrarlarını ederken gün ve gece, güneş ve ay ile, yolumdan yorulup bir buluta uzandım. Sırtım bir bulut sevdalısı tıpkı –bir- okyanus suyunun, batmış –bir- gemiye bakışı gibi eğiliyor göz kapaklarım –düşe- aşağı doğru. Sırtım bulut gördü mü, rüyalara dalıveriyor. Öpücükler saçarak doğan bebekler... Onlar bazen buna ağlaşıyor aralarında. O sırada oradaki her canlı birer bebekken yapıyorlar bunu, kundakları da rüyaları da henüz bulutken, bulutta iken.

“ korsan arar dinlenen çocuklar
yeşiline yedirilmiş bir yaramazken
uzaklarda.

Uzaklarda, okyanuslar bitince
Önce bir dağ doğar sonra ses
Ah boşverilmiş öfke,
Gel yeniden.

—süründün ve gel dedin-
—benim elim senin elinde- “

Hiç yorum yok:

denizin bütün suyu düşünsel bir kan lekesini yıkamaya yetmez .